Fransız izleyicisi bana göre en iyi tenis izleyicisidir. Sıkıldığını hemen belli eder. Haksız ya da yanlış bir kararda kıyameti koparır. Yeğlediği oyuncuyu kıyasıya tutar. Ama ezilen oyuncuyu da maça sokmayı iyi bilir. Gitmiş denilen maçı oyuncusuna kazandırdığına çok şahit olmuşuzdur. O denli yaparlar ki bunu, idolleri Federer bile birkaç yıl önce tribünlere dönüp "susun" diye bağırmıştı.


Aynı şekilde Fransa Açık'ı en iyi toprak kort hatta en iyi Grand Slam turnuvası olarak sayarım. Burası ne "ABD Açık" gibi bir sirki andırır, ne de "Wimbledon" gibi salakça birki bir içerisinde, çağ dışı kuralların geçerli olduğu köhnemiş bir kraliyettir. Avustralya'nın çok methini duydum ama göremedim. Ancak tatilden çıkan raketlerin ilk turnuvası olduğu için buradaki sonuçların tenis için sevimli birer istatistik olarak kaldığı da bir başka gerçektir. Tabî tüm bunlar şahsi fikirlerimdir. Seçkisi başka olanlara da saygı duyarım. Ama Roland Garros şovdan arıtılmış programı ve sahaya daha yakın tribünleri ve diğerlerine nazaran küçük kortlarıyla muhakkak ki sporun, tenisin daha ön planda kaldığı turnuvadır.


"İspanyol Boğası" yerine "Toprağın Kralı" lakabını tercih ettiğim "Rafael Nadal Parera" dokuz kez kazandığı Fransa Açık (Roland Garros) turnuvasındaki başarısını 2015'te de tekrarlamak isteyecek. Bu rekorun yanına bile gelebilen bir tenisçiyi tarih şimdiye kadar yazamadı. Bu genç adamı son haftalarda yakinen izleme olanağım oldu. Rakiplerine nazaran çok fiziki bir tenis tarzı benimseyen Nadal maalesef hala eski formuna ulaşabilmiş değil. Olası rakiplerine de peş peşe yenildi ve sonunda uzun bir süre sonra ilk beşin dışına düştü… "Işıkların Kenti" olarak anılan Paris'e yedinci sırada girecek. Bu da Roland Garros'ta ilk altı sıradaki raketlerle yarı final öncesi karşılaşabileceğini ifade ediyor. Yani kozlarını epey erkenden paylaşmaya başlayacak. 


Ama bu arada onun için esas tehlike sansasyonel bir skora imza atmak isteyecek gençler olacaktır. Nadal'ın rakiplerine en ters gelen vuruşu soldan vurduğu paralellerdir. Çok süratli ve solak oluşundan dolayı bu vuruşlar onun başlıca silahıdır. Ama son zamanlarda bu vuruşlar yeterli derinlikten uzak. Toplar yerden kalkarken yeterli ivmeyi alamadığı için rakiplerini ancak geri çevirebilmek durumunda bırakmıyor. Bu da onlara atakta bulunabilme olanağını veriyor. İşte bu durumda ve gününde olabilecek "serseri mayınlar" ona en büyük tehlikedir.


İşin en ilginç yanı ise turnuvasını dokuz kez kazandığı bu "Işıkların Kenti"nin halkının onu bir türlü benimseyememeleri. Benimsemedikleri gibi kötü de hitap ediyorlar. "The Ogre" diyorlar ona. Türkçesi "yaratık, insan yiyen dev, canavar, zalim" olarak ifade edilebilir! Nebüyük haksızlık… Ne büyük densizlik.


Amca Tony Nadal tüm açıksözlülüğü ile ve belki de biraz sertçe konuyu şöyle özetliyor. "Fransız izleyicisi aptal. Öncelikle İspanyolları hor görüyorlar. Hor gördükleri bir İspanyol'un şampiyonluğu onların gururlarına dokunuyor. Birisinin kaybetmesini dilemek kendinizi eğlendirmenin ya da tatmin etmenin en şımarıkça tarzıdır. Kendilerini üstün sanan insanların ne denli aptal olduğunu gösterir."


Fransızlar her şeyde olduğu gibi sporda da güzelliği ön planda tutarlar. Tuttukları sporcu ya da takım bu şekilde kazanıyorsa keyiflerine paha biçilmez. Gerçi bunu kim yeğlemez derseniz haklısınız derim. Ama onların farkı şudur: Maç yenilgi ile sonuçlansa bile alkışlarlar. Roland Garros'ta nice mağlup sahadan çıkarken, muzafferden fazla alkışlanmıştır. İşte bu nedenden dolayı Federer'den tutun Guga'ya (Gustavo Kuerten) kadar nice raket yenilgilerini vakarla soyunma odalarına taşımışlardır. Rafa Nadal gibi bir raket ise Roland Garros istatistiği 66 yengiye karşın, tek bir yenilgi gösteriyor olmasına karşın, sahadan olması gereken neşeyle ayrılamamıştır. Birileri ne denli göze hoş gelen, sonuç alıcı tenis oynuyorsa, bu İspanyol genci o denli fiziksel ve rakiplerini tüketen bir stili benimsemiştir.


Geçirdiği onca önemli sakatlıklara ve yukarıda saydığım onca olumsuzluğa karşın bu İspanyol gencinin hala Roland Garros'un başlıca favorilerinden olması onun sabrını, gücünü ve iyi niyetini ortaya koymaktadır. O amcası kadar septik bir tutum benimsemiyor. Bunu hisseden Fransız izleyiciler de yeri geldiğinde ona gereken saygıyı gösterip kıyasıya alkışlamaktan geri kalmamışlardır.


Sporun en güzel yanı da bu değil midir? 


Hoş kalınız…